22 Eylül 2013 Pazar

Turan Dursun ve Ateizm

Özellikle son yıllarda sosyal medya ve çeşitli siteler aracılığıyla  Ateizm'in Türkiye'deki bayrağı haline gelmiş, bir fenomen ve kitlelerin ilham kaynağı olmuş bir kişilik Turan Dursun. Turan Dursun'un Teizme yönelttiği bir çok eleştirisi İnternet ortamında dolaşmaktadır. Bu eleştirilerin tamamının burada cevaplandırılması mümkün değildir. Fakat Turan Dursun' un  metodolojisini kısaca inceleyerek, bakış açısını ve çalışmalarındaki içsel çelişkilerini ortaya koyarak yazmış olduğu tüm kitaplardaki hatalı yaklaşımlarının ortak özelliklerini ve bunların geçersizliğini belirlemiş olacağız. Şunu da belirtmek gerekir ki; her ne kadar tam karşısında olsak bile Ateist kozmoloji; "boya fırçasının duvarda kendiliğinden çıkardığı şekiller" metaforuyla temellendirilemeyecek kadar saygın akademik bir görüştür. 



Turan Dursun, ideolojik yönü ön plana çıkan, İslam özelinde tüm dinlere savaş açan bir ateisttir. Dursun için din, gençliğini elinden alan, ona çocukluk duygusunu tattırmayan, her türlü hastalık ve olaydan daha korkunç bir alandır; mücadele edilmesi, yıkılması, gereken ilkel bir tabudur. İnsanlığın önündeki en büyük engel dindir; insanlık din karanlığından kurtarılıp bilime sarılmadıkça ilerleyemeyecektir. Dursun‘un eserlerini kaleme alırkenki en büyük arzu ve hayali de tabu olarak gördüğü dinleri yok etmek, onlarla amansız bir mücadele içine girmektir. İçinde bulunduğu sosyalist çevreyle olan diyaloğu, bu çevrelerin liderleriyle olan samimiyeti, ortak yürütülen proje ve propagandalar bu mücadelenin hangi safhalara ulaştığının işaretidir. 

Yoğun bir zihin süreci ve hayat tecrübesi sonunda ateist olan Dursun‘u, ateizme sürükleyen, Tanrı‘yı inkâr etmesine zemin hazırlayan pek çok neden vardır. O, belirli bir döneme kadar Tanrı inancını zihninde bitirmesine rağmen dışarı yansıtamamıştır. Belki böyle olmasındaki en büyük neden olarak, onun içerisinde bulunduğu muhafazakâr çevre ve üstlendiği dini görevler görülebilir. Ayrıca, onun Tanrı hakkındaki şüpheleri ve dine karşı tutumları zaman içerisinde birikerek oluşmuştur. İlk olarak zihninde din ile ilgili çeşitli şüpheler uyanması, Kuran ve hadisleri sorgulayıcı tutum ve davranışları daha sonra peygamberlik inancını yitirmesi ve son olarak da Tanrı'ya olan inancını kaybetmesi bunun en önemli göstergesidir.

Dursun‘un çocukluk anılarında dikkati çeken, dinden kopuşuna etki ettiğine "inandığımız", önemli bir unsur; cinsel içerikli tecrübelerdir. Dursun, medresede yani camide 14–15 yaş grupları ile 25–30 yaş gruplarından oluşan, dini eğitimde belirli bir mesafe kat etmiş olan arkadaşlarının homoseksüel ilişkilerine şahit olur. Bu durum onu çok etkilemiştir. O‘nun zihnini bulandıran sadece gördüğü ilişkiler değil, aynı zamanda talebelerin gayri ahlâki konuşmaları ve bu konuşmalara onu da alet etmeleridir. Bütün bunların etkisiyle olsa gerek, tıpkı arkadaşları gibi Dursun‘un da eğitim aldığı köyde, bazı cinsel deneyimleri olur (Şule Perinçek, Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 24.).

Kişinin cinselliğe karşı eğilimi iman duygusunu etkileyebilir, dine karşı olumsuz tutum ve davranış sergilemesine neden olabilir. Dursun‘un medrese eğitimi yıllarında karşı karşıya kaldığı cinsel olaylar, inançsızlığını tetikleyen bir etken olmuş olabilir. Çok küçük yaşta cinsel içerikli konuşmalara şahit olması ve cinsel deneyim geçirmesi, üstelik bunun din eğitimi esnasında gerçekleşmesi onda "muhtemelen" zihin bulanıklığı oluşturmuştur. Bu nedenlerden dolayı olsa gerek o, İslam peygamberinin evliliklerini, benzer ateistlerden çok daha fazla sorgulamış, onun çok evliliğini şehvet tutkusunun bir sonucu olarak görmesine yol açmıştır ve bunun üzerinde ısrarla durmuştur. Dursun‘un peygamberliği inkâr etmesindeki en büyük etken de muhtemelen budur. Onun ateizminde cinsellik faktörünün ne derece önemli olduğunu görmek için kendi hayatını anlattığı Kulleteyn isimli kitabını okumak bize yeterli fikirleri vermektedir(Bu arada insanları cinsel tercihleri ile yargılamadığımızı belirtmemiz gerekir, burada yapılan sadece durum tespitine yönelik ihtimaller üzerine konuşmaktır, homofobik değiliz).

Kişinin din duygularının oluşmasında ve gelişmesinde aile önemli bir faktördür. Dursun‘un babası tarafından küçük yaşta kötü şartlar altında zor bir din eğitimine tabii tutulması, çocukluğunu gereği gibi yaşama imkanının tanınmaması, onun dinden soğumasına yol açmış görünmektedir. Babasının bu katı tutumu yüzünden onda dine karşı olumsuz düşünce ve davranışlar oluşmuştur. Hem ailesinin hem de çevresindeki dindar görünen insanların takındığı tavırlar, kalbindeki din duygusunu köreltmiştir.

Dursun‘un Tanrı'ya karşı içinde bir şüphe uyanmasında, dinin ilkelerini sorgulamaya başlamasında etkili olan diğer bir durum da kötülük problemidir. O, evrende var olan kötülük ve kusur olarak nitelendirilen olgulardan hareketle Tanrı'nın adil, iyilik sahibi ve kudretli bir varlık oluşunu, insanın bu dünyada bunlarla imtihandan geçtiği inancını, insan iradesi ve kader ilişkisini sorgulamaya başlamıştır.

Son olarak Dursun‘u inançsızlığa sürükleyen başka bir neden olarak da kin ve öfkenin oluşturduğu olumsuz tepki söylenebilir. Bu bağlamda dile getirilmelidir ki Dursun‘un inançsızlığı, her şeyden önce bir tepki ateizmidir. Aileye, çalıştığı kuruma, içinde bulunduğu muhafazakâr cemaat çevresine, en önemlisi de hiç unutamadığı onda çok kötü bir intiba bırakan kendi deyimiyle ona çocukluğunu tattırmayan dini eğitime olan tepkidir.

Dursun, dinlerdeki Tanrı inancının kökenini, antropomorfik açıklamalarda arar. Ona göre tanrılar, insanların kendi elleriyle yarattıkları varlıklardır. İnsana ait pek çok nitelik ve niceliğin tanrılarda da olması, bunun en büyük göstergesidir. İnsanlar kendilerine bakarak kendi tanrılarını yaratmışlardır. Dursun, kutsal kabul edilen metinlere ve inanışlara bakıldığında tıpkı diğer varlıklar gibi tanrıların da bir mekânda bulunduğunu, tıpkı insanlar gibi onların da ellerinin, gözlerinin olduğunu, insanlar gibi kızdıklarını ve öfkelendiklerini söyler. Dursun‘a göre dinlerin resmettiği Tanrı, insanlar arasında ayrımcılığı sever, onları kâfir-mümin gibi nitelemelerle sınıflara ayırma politikası güder.

Dursun‘a göre vahiy, 'milyarlarca insana sunulmuş komik bir aldatmaca' dan başka bir şey değildir. Bunun doğal bir sonucu olarak da peygamberlik diye bir kurumun olmadığını, bunun insanların zihnindeki derin merak sonucu ortaya çıktığını iddia eder. O açıdan vahiy, mucize, peygamberlik, bütün bunlar akıldışı, bilimdışı şeyler olarak görülür. Dursun, peygamberlerin ortaya çıkmasını da bir takım sebeplere bağlar. Buna göre peygamberlik, bir takım insanların maddi çıkar, toplumda öne geçme ve sivrilme arzusu, taklit gibi hevesleri yüzünden ortaya çıkmış bir kurumdur.

Ayrıca Dursun, ölümden sonra hayat diye bir şeyin olmadığını, ölümle birlikte yokluğun başladığını savunur. Ona göre ölüm, dinler tarafından umut-korku dengesinin sağlanmasında bir araç olarak kullanılmıştır. Dinler ölüm korkusu, ölüm acısı, ölümü anmak gibi şeylerle insanları avutmakta, onların Tanrı‘yla olan bağlarının devam etmesini sağlamaktadır. Böylece dinler varlığını bu korku ve acılardan beslenerek sürdürmektedir.

Bunun yanı sıra Dursun‘un din ile ahlâk arasında organik bir ilişki görmediğini, ahlâkın dinden bağımsız olarak var olduğunu düşündüğünü görmekteyiz. Bu doğrultuda o, ahlâkla dinin yan yana düşünülemeyeceğini, ahlâki alanın dinsel alandan uzaklaştırılması gerektiğini iddia eder. Yine onun dinle birlikte düşünülemeyeceğine inandığı diğer bir alan da bilimdir. Ona göre bilimin olduğu yerde din, dinin olduğu yerde bilimden söz etmek imkânsızdır.

Dursun‘un bahsettiği antropomorfik Tanrı özellikleri İslam literatüründe haberi sıfatlar olarak nitelendirilmiş ve tartışılagelmiştir. İslam dini tevhid ilkesine büyük önem vermekte, bunu olmazsa olmaz bir itikat olarak benimsemektedir. Dolayısıyla eşi ve benzeri olmayan mutlak güç ve kudret sahibi tek bir tanrı inancında Dursun‘un algıladığı şekliyle antropomorfik yakıştırmalar düşünülemez. Dini metinlerde Tanrı için el, yüz, göz gibi insani nitelikler ile arş, istiva, taht gibi çeşitli mekan atıflarına rastlamaktayız. Yaygın kanaate göre bütün bu ifadeler soyut bir varlık olan Tanrı‘nın insanlarca daha kolay kavranmasını ve anlaşılmasını sağlayan ifadelerdir. Yine edebi nitelik ve üsluba sahip olan bir kitapta antropomorfik ifadelerin yer almasının diğer bir sebebi de dini metinlerde mecazi söylemlere sıkça yer verilmesidir. Tanrı betimleyici anlatımlarla, insanların, yaratanını daha iyi tanımasını ve anlamasını sağlamıştır. Tanrı soyut bir varlıktır. İnsan için günlük hayatta kullanılan terimler, tabirler kullanılmadan O‘nu anlamak, O‘nun hakkında konuşmak, buyruklarını kavrayabilmek imkânsızdır. O halde antropomorfik ifadeleri metin içinde olduğu gibi değil de konunun bütününü gözeterek, kullanılan dilin kurallarını dikkate alarak, mecaz anlamın altında yatan asıl gayeye ulaşma çabası olarak anlamak Dursun‘un kabul etmek istemediği ancak en doğru kabul edilen görüş olmuştur.

Dursun‘un iddia ettiği gibi İslam dininde Tanrı, insanları ayırma politikası gütmez. İnsan, Tanrı kontrolünde olmakla beraber özgür iradeye sahip bir varlıktır. Atmak istediği adımı atar ve Tanrı o eylemi yaratır. Dolayısıyla insanların mümin-kâfir, zengin-fakir gibi sınıflara ayrılmasına Tanrı‘nın doğrudan bir müdahalesi yoktur. İnsanlar, doğuştan birer şahıs olarak dünyaya gelir; sonradan kazandıkları küfür ve iman vasıflarıyla kendi kimliklerini oluşturur. Dursun‘un savunduğu gibi herkes mümin ya da herkes kafir olarak yaratılsaydı, bu özgür iradeye bir müdahale olurdu ve imtihanın bir anlamı kalmazdı.

Dursun, vahyi, Hz. Peygamberin istek ve arzularını yerine getirmede kullandığı basit bir araç olarak algılamıştır. Vahyin kökenini, sanki İslam peygamberiyle ortaya çıkan yeni bir olgu gibi değerlendirerek, o dönemin putperest şairlerinin kullandığı ilhama bağlamıştır. Hâlbuki Tanrı ile insanlar arasındaki bir iletişim aracı görülen putlar ile tamamen manevi boyutu olan vahiy olgusu farklı şeylerdir. Ayrıca vahiy gerçeği, insanlık tarihi ile başlar; Hz. Muhammed bu zincirin son halkasıdır. Vahyin, yani Tanrının insanlarla konuşmasının imkanını din felsefesi bağlamında başka bir başlık altında ayrıca tartışacağız.

Dursun, vahiyde olduğu gibi peygamberlik meselesini de çok basit değerlendirmelerle geçiştirmiştir. İslam peygamberinin yaşantısı, çektiği sıkıntılar, işkenceler, peygamberlikten vazgeçmesi halinde ona sunulan teklifler birlikte değerlendirildiğinde, onun gayesinin maddi çıkar olmadığı rahatlıkla görülecektir. Sadece İslam peygamberi değil tüm peygamberlerin çektiği sıkıntılar, boykotlar tarihi birer gerçektir. Peygamberlik kendinden önceki peygamberleri taklit ederek, Dursun‘un ifadesiyle, "akıma sürüklenerek", ortaya çıkmamıştır. Her biri, yaşadıkları toplumda düzen bozulduğu, sapıklıklar ortaya çıktığı için gönderilmiştir. Peygamberlik öne çıkma, sivrilme arzusu gayesiyle de ortaya çıkan bir şey değildir; Tanrı onları öyle seçtiği için peygamberler vardır. Hiçbir peygamber, peygamberliğe kendisi talip olmamıştır. Çünkü peygamberlik, çilelerle dolu bir hayat yaşamayı gerektirir. Bu konuyu da daha açık bir şekilde "Vahyin İmkanı" başlığı altında tartışacağız.

Dursun‘un ölüm sonrası hayat konusunu işlerken üzerinde durduğu ölüm acısı, ölüm ölümü anmak, ölümden korkmak gibi konular, Tanrı‘nın insanlar üzerinde egemenlik kurmak için kullandığı şeyler değildir. Hepsi hayatın birer gerçeğidir. İster inançlı olsun, ister ateist olsun her insan ölümden korkmaktadır, ölümle yüzleşmek istememektedir. Dini metinlerde bu konuların işlenmesindeki en büyük gaye bu dünya hayatının geçici olduğunu, asıl olanın ahiret hayatı olduğunu vurgulamak, insanları uyarmaktır.

Dursun, her ne kadar ahlâk ile dini yan yana kullanmak istemese de dinlerin ahlâk üzerindeki etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Özellikle Kuran ve İslam Peygamberinin öğretilerine bakıldığında ahlâkın dinle olan bariz ilişkisi görülecektir. Dinle ahlâkı farklı alanlar olarak gören bazı ateist düşünürler, bu değerlendirmelere kendi dönemlerinde karşılaştıkları dinsel tutum ve davranışlar nedeniyle varmışlardır. Hâlbuki her dinin uygulamaları kendi içinde değerlendirilmelidir.

Dursun‘un iki farklı alan olarak gördüğü diğer bir husus da din ve bilimdir. O, dinleri bilimin önündeki büyük bir engel olarak görür. Din ile bilim sürekli bir çatışma içindedir. Ona göre mucize, vahiy, kıssalar… vs. bütün bunlar dinlerin akıl ve bilim dışı şeyler olduğunu gösterir. Ancak bütün bunların aksine, Kuran‘ın bilim karşısındaki tutumu son derece açıktır. Din ile bilim çatışan değil birbirini destekleyen ve tamamlayan iki alandır. Hem din hem de bilim kendi içerisinde değerlendirilmelidir.

Dursun, dünyada var olan kötülüklerden Tanrı‘yı sorumlu tutmakta; savaşları, düşmanlıkları, kin ve nefreti dinlere dayandırmaktadır. Unutulmamalıdır ki, din ve Tanrı olmasa dahi, irade sahibi insan var olduğu ve tercihlerinde hata ettiği sürece ölümler, savaşlar, hastalıklar, depremler, yılanın kurbağayı yutması, sakat insanların dünyaya gelmesi, kısacası kötülük adına ne varsa hepsi var olacaktır. Tanrı da, kötülükler yapmış, çeşitli acılar çekmiş olan insanın dayanağı ve sığınağı olarak hep hazır bulunacaktır.

Daha ileri okumalar için referanslar;

1. İlyas DEMİR, "DİN FELSEFESİ BAĞLAMINDA TURAN DURSUN’UN ATEİZMİNİN DAYANAKLARI", ÇANAKKALE ONSEKİZ MART ÜNİVERSİTESİ, SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ, FELSEFE VE DİN BİLİMLERİ ANABİLİM DALI, Çanakkale 2010.

2.  Prof. Dr. Süleyman ATEŞ, "GERÇEK DİN BU 1-2", Yeni Ufuklar Neşriyat

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder