Spinoza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Spinoza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2013 Pazar

Spinoza Düşüncesinde Metot, Varlık ve Tanrı Kavramları

Tanrı kavramı düşünce tarihinde üzerinde en fazla tanımlamaya, açıklamaya ve yorumlamaya maruz kalmış olan bir kavramdır. Tanrı kavramı üzerinde sayamayacağımız kadar araştırmalar ve incelemeler yapılmış olup bu  araştırmaların neticesinde elde edilen bilgiler çerçevesinde Tanrı ile alakalı sistemler oluşturulmuştur. Her medeniyet, kültür ve din kendisine ait Tanrı sistemleri meydana getirmişler veyahut ta Tanrı’yı yok sayıp O’nun, öyle bir varlığın olmadığını iddia etmişlerdir.



Düşünce tarihinde Tanrı ile alakalı oluşturmuş olduğu sistemden dolayı en fazla eleştirilmiş ve anlaşılamamış olan Spinoza’dır. Kendisinin oluşturmuş olduğu felsefi sisteminde Tanrı’ yı merkeze koymuş ve ona göre sistemini onun üzerine bina etmiştir. Spinoza sistemini oluştururken bir düşünce sisteminde olması gerekli olan en önemli şeyin metot olduğunu vurgulamaktadır. O ne olursa olsun hangi konu ele alınacaksa alınsın mutlaka herkes tarafından kabul görecek bir metot ve yöntemle anlatmak istediği şeyi ifade etmek istemektedir. Bunun içinde başvurulması gerekli olan metot ise geometrik yöntemdir. Geometrik yöntemden kasıt, mesela üçgenin açılarının dünyanın her tarafında aynı olduğu gibi, aynen onun sistemindeki düşüncelerinde dünyanın her tarafında geçerli olabilmesi için bu metoda başvurmuştur. Çünkü ona göre doğru bir felsefeyi gerçekleştirebilmenin ve ifade edebilmenin tek yolu ancak bu yöntemle olabilir. Bu metot ile hareket eden bir kisi mutlaka bir kesinliğe varabilir ve sonucunda sağlam verilere ulaşabilir.

Spinoza yöntemini izah ettikten sonra varlık çözümlemelerine girer fakat bu çözümleye girmeden evvel elindeki metot sayesinde varlık tanımlamalarında bulunur. Ona göre evrende, "kendinden varlık" ve "kendinden olmayan varlık" olarak sınıflandırmaya gider. Bu sınıflandırmanın neticesinde kendinden varlık kavramı ile her şeyin özü olan ondan başka varlık olmayan diğer var olanların ancak ve ancak onun bir tezahürü, tavrı, tarzı ve modusları olan Töz yani Tanrı kavramına ulaşır.

O; gerçekçi ve rasyonel bir izahını verme gayretinden dolayı evrende varolan çokluğu birliğe indirgeme eğilimindedir. Kendisi bundan dolayı töz kavramından hareket ile varolmak için kendisinden baska hiçbir şeye ihtiyaç duymayan varlık olarak ifade ettiği töz kavramın Tanrı ile özdeşleştirmektedir. Bu şekilde kendisi monist metafiziğinin temeline Tanrı’yı yerleştirmektedir. Çünkü ona göre Tanrı, düşünce planında ilk, ezeli ebedi hür ve zorunlu olan varlıktır.



Kendisinin oluşturmuş olduğu ve Tanrı-töz kavramını merkezine yerleştirdiği sisteminde töz kavramının özelliklerini kısaca ve ana hatları ile ifade temek gerekirse: a) Töz kendi kendisinin nedeni olup başka bir varlığa bağlı değildir. b) Töz kavramından üstün bir kavram olmayıp diğer bütün şeyler ancak onun varlığı sayesinde bir anlam kazanabilir. c) O mutlaka ezelidir, ebedidir ve zorunludur.

Buradan su sonuç çıkmaktadır ki; Tanrı’nın zorunluluğundan kâinatta varolan her şey, Tanrı’da ki bu zorunluluktan dolayı ortaya çıkmaktadır. Kâinatta varolan her şey Tanrı tarafından belirlenmiş olup her şey bir kader perspektifinde cereyan edip kâinatta tesadüfe tesadüf edilmez her şey bir sevk-i ilahi vasıtası ile yönlendirilmiş olup kâinat tevafukların yurdu olmuştur.

Spinoza kendi kendisinin nedeni olarak vasıflandırdığı mutlak tözün yani Tanrı’nın bir bütün olarak "doğa" ile özdeş olduğunu kabul etmektedir. O her şeyi içine alan bu sisteme “ Tanrı ya da Doğa” adını vermektedir. Bu düşüncenin onun felsefinde çok önemli bir yeri vardır. Nedensiz olan Tanrı'nın, ayrıca evrendeki her şeyin de nedeni olduğunu belirten Spinoza bu neden olmanın bir aşkınlık seklinde değil de bir içkinlik seklinde tezahür ettiğini belirtmektedir. Tanrı’nın evrende ki içkinlik meselesinden şu sonucu çıkarmaktadır: Evren Tanrı’nın yoktan yarattığı bir varlık alanı değildir. O direk kendisi ile özdeştir kendisinden ayrı düşünülemez.

O halde evren nasıl bir varlık alanıdır? Spinoza’ya göre Tanrı’nın bir insan zihninin anlayamayacağı ve sayamayacağı kadar sayısız tarzda sıfatları vardır. Bir şey ne kadar çok sayıda sıfata sahip olursa onun gerçekliği de o kadar fazla olacaktır. Sıfatlar Tanrısal tözün özünü oluşturan ana niteliklerdir. İnsan bunlardan sadece ikisini bilebilmektedir. Bunlar ise “ Yayılım ve Düşünce” sıfatlarıdır.

Tanrı’nın yayılım sıfatından dolayı evrende varolan ve gördüğümüz, temaşa ettiğimiz maddi âlem; Tanrı’nın yayılım sıfatının bir tezahürü ve görüntüsü durumundadır. Tanrı’nın düşünce sıfatının gereği ise Tanrı’nın düşünce sahibi olmasından dolayı varolan her şeyin Tanrı’nın zihninde varolduğu ve O’nunla tasavvur edilmesi gerektiğidir. Kısaca şu şekilde söylemek gerekirse, bu iki Tanrısal sıfat; maddi âlemin ve ruhi(manevi)  âlemin nedenleridir.



Buraya kadar izah edilmiş olan Tanrı, doğa, sıfatlar kavramlarından sonra karşımıza söyle bir soru çıkmaktadır. Spinoza’nın Tanrı tasavvuru ilk bölümde izah edilen deizm, teizm ve panteizm olarak açıklanmış olan Tanrı tasavvurlarından hangisi ile örtüşmektedir? Spinoza’nın yaşamış olduğu dönem itibari ile yani 17. yüzyıl düşüncesine baktığımızda üzerinde en fazla yoğunlaşılmıs olan ve bir sistem haline getirilmeye çalışılan Tanrı anlayışı deizm olmuştur. Yaşanılmıs olan çağın gereksinimlerinden (gelişmekte olan bilime yer açabilmek için) ve bir tepki (skolâstik düşüncesi içerisinde yüzen kiliseye karşı) olarak sistemleştirilmeye başlamıştır.

Bu düşünce sisteminde Tanrı ve âlem sadece sebep sonuç ilişkisinden ibaret olup Tanrı âlemi ilk basta yaratmış ve bir daha âleme karışmamıştır. Tanrı’ya ilahi saatçi vasfını biçmişlerdir. O saatini ilk basta inşa edip, kurup bırakmıştır ve bir daha da ona müdahale etmemiştir. Deizm düşüncesinde Tanrı tamamı ile aşkın bir varlıktır. Tanrı herhangi bir şekilde sürece müdahale etmemekle kalmaz, yaratması, peygamber göndermesi, vahyetmesi ve mucizeye imkân tanıması gibi hususlar söz konusu değildir.

Deizmle alakalı yapılmış olan tanımlamalardan yola çıkarsak ve Spinoza’ nın Tanrı anlayışı ile  bunu kıyaslarsak,  sadece tek bir benzerlik olan noktaya ulaşırız ki; Tanrı âlemin yaratıcısıdır ilk nedenidir. Fakat diğer noktalara baktığımızda durum tamamen farklıdır. Tanrı âlemden askın bir varlık değil tamamı ile içkindir. Ve hatta Spinoza Tanrı ile doğayı özdeş tutmuştur. Tanrı devamlı bir şekilde âleme müdahale etmekle kalmayıp onda meydana gelen vahiy, peygamber ve mucize gibi olaylar onun Tanrı anlayışının birer parçasını oluşturur. Ona göre biz şunu açıklıkla söyleyebiliriz ki Spinoza deist bir düşünce yapısına sahip değildir. Kendisini bir deist olarak tanımlayamadığımıza göre acaba kendisi bir teist midir sorusunun cevabına gelince,  o meseleye de su taraftan bakmak gerekli olacaktır. Teizm İlâhi dinlerin Tanrı inancının özünü oluşturmaktadır. Bu dinlerde Tanrı olarak "ezelî ve ebedî olan, her seyi yapmaya gücü yeten, her seyi bilen, evreni yaratan, düzenleyen ve koruyan, daima iyiliği isteyen ve fiillerinde özgür olan Zatî bir varlığa" inanılmaktadır. Dolayısıyla söz konusu niteliklere sahip bir Tanrı’nın varlığını iddia etmek bir anlamda teizmdir. Teist de doğal olarak teistik Tanrı kavramına inanan ve onu savunan kisidir.

Yukarıda ki tanımlamalara ilaveten bu hususta su noktayı da belirtmek gereklidir. Teizm; Tanrı’yı aşkın ve her şeye hâkim olan, gücü yeten ve yaratıcı bir varlık olarak algılamakta olup Tanrı’nın tabiatüstü bir Zat olusu O'nun kâinatta var olan her şeyden ve insanın zihnine gelebilecek herhangi bir varlık türünden tamamıyla farklı olması demektir.

Teizm düşüncesinde Tanrı askın bir varlık olmakla kalmayıp aynı zamanda içkin bir varlıktır. Tanrı'nın içkin olması O'nun etken bir neden olarak her yerde ve her şeyde hazır bulunmasıdır. Bu anlayış Tanrı'nın varlıklar dünyasında bulunması veya onların bir parçası olarak yer alması biçiminde anlaşılmamalıdır. Tanrı’nın içkin olması, doğadaki varlıklarda bir yaratıcı, düzenleyici veya hayat verici olarak bulunmasıdır. 

Buraya kadar teizmle alakalı özet bilgilerden de anlaşılacağı gibi, teizm ile Spinoza düşüncesi arasında benzerlikler bulunmaktadır. Bu benzerliklerin kaynağına baktığımızda kendisi çocukluktan gençliğine kadar Yahudi geleneği ile yetişmiş olup ayrıca Hıristiyan kültüründen de etkilenmiştir. Sunu da biliyoruz ki Spinoza İslam düşüncesine ilgi duymuş ve bu hususta da okumaları olmuştur. Bu üç ilahi dinin teistik olmasından dolayı kendisi bu düşüncelerden etkilenmiş olup düşünce sisteminde de onlara yer vermiştir. Fakat kendisi tamamı ile Tanrı’ya herhangi bir aşkınlık düşüncesi atfetmemiş olup
teizmdeki içkinlik meselesinde ise farklı izah noktalarına gitmiştir. Tanrı ve Doğa bir bütün olup kâinatta ne var ise her şey Tanrı’dan ve Tanrı’dır  ve onun ilahi iki sıfatının sonlu modusları ifadesi ile teizmden ayrılmaktadır. Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi Spinoza yer yer teist olsa da genel hatları itibari ile kendisine teist diyememekteyiz. Bu hususu izah ettikten sonra ise karsımıza su soru çıkmaktadır. “Spinoza panteist midir? “

Spinoza’nın panteist mi değimli tartışmaları hala güncelliğini taşıyan bir konu olmakla beraber kendisine çoğunluk itibari ile “Pantezimin peygamberi” tabiri uygun görülmekle birlikte farklı çevreler onu Panteizmin farklı bir formu olarak Pan-enteizm düşüncesi içerisinde görmektedir. 

Bilinen anlamda Panteizm düşüncesinde Tanrı ve doğa aynıdır, aralarında fark yoktur. Tanrı dünyadan izole düşünülemez. Dolayısıyla yaratılmış olan her şeyin içerisinde Tanrı’nın vasıfları vardır. Panteist Tanrı anlayışında Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı’dır. Tanrı insan, Tanrı kâinat ayrımı yoktur. Panteizm düşüncesinin temel yapı tası olarak Tanrı’nın evren den ve insandan herhangi bir ayrılığı ve bağımsızlığı yoktur. Her şey Tanrı’dır, Tanrı doğadadır, evrendedir, eşyalardadır ve insanın doğasında bile vardır. Tanrı ile evreni özdeş kabul eden bir düşüncedir Panteizm.

Spinoza eserlerinde bazı kısımlarında Tanrı ile alakalı düşüncelerini ifade ederken şu yorumlamada bulunmuştur; Tanrı varolan her şeyin aşkın ve geçici değil, içkin ve kalıcı nedenidir. Ona göre varolan her sey; Tanrı’da varolmak,  Tanrı’nın bir yansıması, bir tezahürü, bir modusu, tarzı, tavrı ve biçimi şeklinde varolmak durumundadır. Kendisi Tanrı ile doğayı özdeş saymaktadır. Tanrı ve doğayı birbirinden ayrı düşünmemiz imkânsız olup ikisi birbiri ile mündemiçtir. Doğa Tanrı'nın kendisindedir.

Tanrı’nın, her şeyin içkin nedeni olduğunu söylemek;  hakikatte varolan ya da meydana çıkan her şeyin, doğa ya da evren adı verilen ve Tanrı ile özdeş olan biricik ve her şeyi kapsayıcı sistemin bir parçası olarak açıklanmak durumunda olduğunu ve hiçbir nedenin hatta Tanrı’nın bile, doğa düzeninin bir şekilde dışında olan ya da doğa düzeninden bağımsız olan bir neden olarak anlaşılamayacağının bir ifadesidir. Bu ifadelerden ve açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Spinoza'nın düşünce sistemi genel hatları ile Panteist bir yapıya yapısına sahip olmakla beraber kimi zaman ise teistik veya panenteistik özelliklerde sergilemektedir. 

Referans : İSA KURTBAY, YÜKSEK LİSANS TEZİ,  SPINOZA’NIN TANRI TASAVVURU, ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ, SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ, FELSEFE VE DİN BİLİMLERİ ANABİLİM DALI, DİN FELSEFESİ BİLİM DALI, 2012

Spinoza ve İbn Arabi'nin Tanrı Anlayışlarının Karşılaştırılması

Bu yazımızda, zihnimizde doğu düşünce dünyasında yetişen ve özgün düşüncelerini İslam dininin unsurlarıyla uzlaştırma başarısını göstermiş olan İbn Arabi’nin öğretisi Vahdet-i Vücud ve batı düşünce dünyasında Tanrı anlayışını rasyonel ilkelerle temellendiren filozof olarak tanınan Spinoza panteizminin Tanrı-evren ilişkisini kurmaları bakımından taşıdıkları benzerlik ve farlılıkları ortaya koymak, bir ölçüde de, batı ve doğu düşünce çevrelerinin üzerinde tartıştığı Tanrı kavramı ile ilgili olarak iki filozofun Tanrı anlayışları bağlamında, farklı iki medeniyette bir uzlaşı noktası yakalama umudundayız. Zira, Tanrı kavramı; doğu ve batı inanç anlayışlarının yanı sıra bazı büyük felsefi sistemlerce de ele alınmış ve zaman zaman, karşılıklı sürtüşmelerin de hareket noktasını oluşturmuştur.



Çok çeşitli araştırmaların sonuçlarına bakıldığında görülür ki, İbn Arabi, İslam dininin prensiplerini ve kendisine ulasan düşünce ürününü kendi öğretisi içinde yoğurarak ortaya koyan, ve bireysel tecrübesiyle de, anlamlandıran bir kişi olarak, sufi geleneğin öğretisi olan tasavvufun orijinal temsilcisidir. İ bn Arabi, kendi dönemine kadarki mutasavvıfların ortaya koyduğu anlayış tarzını kendi taze fikirleriyle harmanlayarak yeniden canlandıran biri olmuştur. İ bn Arabi, hakkında yapılan tüm eleştirilere rağmen, İ slam düşünce geleneği içinde yetişmiş bir sufi olarak, vahiy ve hadis çerçevesinde kalarak özgün bir düşünce ortaya koymayı başarmış biri olarak nitelendirilmektedir. İbn Arabi’de varlığın birliği öğretisinin adı olan Vahdet-i Vücud, Tanrı’dan başka bir hakikat kabul etmeyen, bütün varolanları mutlak vücudun isim ve sıfatlarının tezahürü, tecellisi sayarak, hakikate nazaran varolan her şeyin yokluk ifade ettiğini keşf ve tecrübe yoluyla ortaya koyan tasavvufi bir disiplindir. Fakat, Vahdet-i Vücud kavramı İ bn Arabi tarafından sistemine verilmiş ad değildir. Bu daha çok İbn Arabi sistemini araştıranlar tarafından kullanılan bir kavramdır.

İ bn Arabi’nin her şeyin iç içe olduğu birlik düşüncesi, filozofun kullandığı yöntem ve sembollerden dolayı, bir çok mecazi kavram taşımış bu da, anlaşılması güç ya da farklı yoruma açık bir sistem meydana getirmiştir. İbn Arabi, Vacibü’l Vücud (zorunlu varlık) olarak gördüğü Tanrı’ya kalbi keşf yoluyla ulaşmayı doğru bulmuş, aklı; mutlak varlığı bilme konusunda yetersiz ve yanılsama içinde olarak görmüştür. Fakat İbn Arabi’nin sistemi kendi içinde tutarlı ve mantık ilkelerine uygun özelliklere sahip olarak nitelendirilebilmektedir.



İbn Arabi, hayal ve rüyaya önem vermiş, bize görünen nesneler dünyasını hayal olarak nitelendirmiştir. Ona göre, evrende görülen şeyler; sonsuz, ebedi ve tek olan Tanrı’nın sıfat ve isimlerinin tecellisinin biçimleridir. Nesneler kendi baslarına bir varlığa sahip değillerdir. Her şey, vücud diye tabir ettiği Tanrı sayesinde var olmuştur. İbn Arabi, Ayan-ı Sabite adını verdiği ve nesnelerin, görüntü dünyasında varolmadan önce Tanrı’daki değişmez bilgisi niteliğinde olan bir kavram ortaya koymuştur. İ bn Arabi’ye göre Tanrı; Vücud-u Mutlak olarak, her meydana gelenin sureti ile ezeli olarak zuhur edendir. Onun için, evren Tanrı’nın gölgesidir. Evren yoktan var edilmemiş, Tanrı’nın varlık görüntüsünde tecellisi olarak meydana gelmiştir. 

Araştırmalara konu olmuş ve 17. yüzyılın sistem filozofu olarak tanınan Spinoza ise, sistemini rasyonel ilkelere uygun olarak kurmuştur. Buna uygun olarak, matematik metodu seçmiştir. Çünkü, Spinoza’ya göre, matematikteki kanıtlamalar ile en ufak bir şüpheye yer bırakmadan kesinliğe ulaşılabilir ve karşılaşılabilecek bütün problemli durumlardan kurtulma imkanına sahip olunabilinir. O, ortaya koyduğu sisteminde tek bir amacı hedeflemiştir. O’da evreni, insan için anlaşılır hale getirebilme ve böylelikle Tanrı’ya ulaşabilmeyi başarmaktır.



Spinoza, çokluğu birliğe indirgeme çabasını göstermiştir. Bu amaçla, Descartes’in etkisiyle tek töz kavramını geliştirmiştir. Spinoza’da bu töz varolmak için başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, kendi kendinin nedeni durumundadır. Ayrıca bu konumdaki töz Tanrı ile özdeştir. Spinoza, bunu gerçekleştirerek, metafiziğinin merkezine  monist bir Tanrı anlayışını yerleştirmiştir. Tanrı’yla özdeş olan bu töz tektir. Bu bakımdan, Spinoza’ya göre Tanrısal tözün dışında bir töz düşüncesini kabul etmek mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki, Descartes’in dualist töz anlayışına karsı çıkmıştır.



Spinoza, kendi kendisinin nedeni olarak (veya "nedensiz") tanımladığı tözün "doğa" kavramıyla özdeş olduğunu kabul etmiştir. Doğa kavramını ise "Yaratan Doğa" ve "Yaratılan Doğa" ayırmıştır. Burada "Yaratan Doğa" ile işaret edileni ; Tanrının Zat'ı, "Yaratılan Doğa" ile işaret edileni ise yaratılmış olan ve Yaratana zorunlu olarak bağlı her şey olarak ortaya koymuştur. Yalnız bu sadece kavramsal bir ayrımdır. O, "doğa(natura)" kavramı ile açıkladığı sisteme; bütün varlıkları içine alan bu bütüne Tanrı demiştir. İ şte, tam olarak Spinoza öğretisinin temeli de bu düşünceden ibaret olmuştur. Ayrıca, Spinoza tek töz olarak kabul ettiği Tanrı’nın varlığını zorunluluk ilkesine bağlamıştır. Dolayısıyla doğadaki her şey de bu ilke bağlamında meydana gelmiştir. Tanrı, her şeyin nedeni olarak içkin bir şekilde evreni ve tüm varolanları meydana getirmekle birlikte, Tanrı ile var olanlar arasında zorunlu bir ilişki vardır. Spinoza, sık sık panteist olarak adlandırılmıştır. Çünkü, ona göre varolan her şey tek tözün bir sıfatı ya da kalıbı olan moduslardan ibaret olmaktadır. Eğer panteizm tanımını bu şekilde yaparsak Spinoza bir panteisttir. O’na göre Tanrı’nın sonsuz sıfatları olmasına rağmen, sadece uzam ve düşünce sıfatı insanlar tarafından bilinebilmektedir. Spinoza, doğayla(natura) özdeşleştirdiği Tanrı anlayışını böylece ortaya koymuş düşünce tarihinde özel bir yer edinmeyi başarmıştır. 

Şunu eklemek gerekir ki;  Spinoza hayatta ve eserlerini kaleme alırken Panteizm diye bir kavram yoktu. Bilinen anlamı ile panteizm yani "deneysel dünyanın" kişisel olmayan bir tanrı olarak algılanması, bir diğer değişle "tabiatçılık" kavramının icat edilmesi Spinoza' dan sonra gerçekleşmiş ve felsefi bir anlam kazanmıştır. Spinoza sadece panteist olarak değil, panenteist, ateist, materyalist, teist olarak ta itham edilmiştir. Bu tip ithamlar İbn Arabi için de yapılmıştır ve söz konusu ithamların fazla bir önemi de yoktur. Bizim için daha önemli olan şey; filozofların düşünce sisteminin tutarlı ve gerçeklik ile uyum içinde olup olmadıklarından ibarettir. Bunun yanında Spinoza ve İbn Arabi panteizmlerinin modern tabiatçı panteizmle benzerliği sadece isim bakımından olup arada radikal farklılıklar vardır.

Tanrı-evren ilişkisini kurmaya çalışan İbn Arabi’nin sistemi Vahdet-i Vücud ile Spinoza’nın panteizmi (!) aynı sayılmakla beraber daha önce ifade ettiğimiz gibi çeşitli farklılıklar gösterebilmektedirler. Bu yazıda, İ bn Arabi ve Spinoza ‘nın Tanrı anlayışlarının ürünü olan Vahdet-i Vücud’u ile Panteizm’in muhtevasını imkanlar dahilinde kısaca ortaya koymaya çalıştık. Su açıktır ki, Vahdet-i Vücud ve panteizm Tanrı-evren ilişkisini kurarken Tanrı’yı mutlak gerçeklik olarak nitelendirmiş, evren ise iki filozof tarafından farklı şekilde de olsa Tanrı’nın sıfatlarının tezahür ve tecelli alanı olarak (yansıma alanı) görülmüştür.

Vahdet-i Vücud ile panteizmin aynı olduğu iddialarına karşılık panteizmde Tanrı evrene içkindir, bununla beraber tamamen akli ve mantıki ilkeler üzerine(geometrik metot) kurulmuş çıkarımlara dayanan panteizmde Tanrı-Doğa (Natura) bir ve özdeş sayılmaktadır. Burada Spinozanın Natura ile kastettiği şeyin sadece deneysel varlık alanı olmadığının tekrar hatırlanması ve ısrarla altının çizilmesi gerekmektedir. Çünkü Spinoza panteizmi; ateizme oldukça yakın duran tabiatçı panteizmden oldukça farklıdır. Spinoza panteizminde tek töz olan Tanrı ve O’nun tecellisi olan evrenin ayrılmazlığı ve bütün bir sistem oluşturması ve evrenin zorunlu olarak Tanrı'ya bağlı bir varlık olması söz konusudur. Spinoza panteizmine oldukça benzeyen ve bazen aynı olduğu iddia edilen ve İbn Arabi’nin temsilcisi olduğu Vahdet-i Vücud ise, Tanrı’dan başka bir hakikat kabul etmeyen, bütün şeyleri mutlak vücud olan Tanrı’nın isim ve sıfatlarının tezahürü olduğunu ve bunların mutlak varlığa kıyasla, ebedi yokluğu ifade ettiğini keşf ve tecrübe yoluyla ortaya koyan öğretidir.Vahdet-i Vücud’un en önemli özelliği Tanrı’yı özü itibariyle askın sıfat ve isimleri itibariyle içkin saymasıdır.Vahdet-i Vücud keşf ve tecrübeye dayalı olmakta, akıl yardımıyla sistemleştirilmiş olsa da, tamamen tasavvufi unsurlar taşımaktadır.

Su bir gerçektir ki, Tanrı’nın varlığıyla ilgili olarak ne kadar konuşulursa konuşulsun, hakkında ne ölçüde bilimsel ve ontolojik tartışmalar yapılırsa yapılsın, bu tartışmaların, metafiziksel anlamda insanoğlunu tatmin edecek şekilde ortaya koyulamadığı görülmektedir. Bundan dolayıdır ki, bu güne kadar Tanrı ile ilgili geliştirilmiş düşünceler nasıl ki varolmuşsa, bundan sonra da bu tip düşüncelerin olacağı ve bu düşüncelerin meydana getireceği sistemlerin geliştirileceği mümkün gibi görünmektedir, buna göre İ bn Arabi ve Spinoza’nın Tanrı-evren ilişkişini kurmaya çalıştıkları sistemleri konusunda yapmış olduğumuz bu kısa derleme her iki filozofun düşünce yapılarındaki benzeşen ve ayrılan hususlara işaret etmektir. 

Sonuç olarak; İbn Arabi' de, Spinoza' da kendi Tanrı anlayışlarını ortaya koydukları sistemlerini güçlü ve akılcı bir tutarlılık içinde ortaya koymuş, hem yaşarken hem de öldükten sonra tartışılıp, konuşulmayı başarmışlardır. İbn Arabi ve Spinoza’nın düşünce sistemleri orijinal bakış açılarıyla zaman üstü olmayı sürdürecek özellik ve öneme sahip konumdadır. Konumuzla ilgisi yok ancak özellikle Alfred North Whitehead'ın çalışmalarının köklerinin öncelikle İbn Arabi'de sonra da Spinoza' da aranması gerektiği kanaatindeyiz.

Son olarak bir konuya daha değinmek istiyorum. Gördüğümüz üzere Spinoza ile İbn Arabi'nin kurmuş olduğu düşünce sistemleri son derece benzerdir. Bir çok açıdan aynıdır da. Peki nasıl oluyor da birbirinden ayrı kültürlerde yetişmiş, ayrı zamanlarda yaşamış ayrı dine mensup iki düşünür böyle bir benzerlik gösteriyor? Hepsinden öte keşf ve şuhud diye bilinen, dini tecrübe esaslı sezgicilik metodunu benimsemiş bir doğu mistiği ile tamamen akla dayanan, matematiksel bir forma sahip rasyonalist bir yaklaşımı benimsemiş bir batı filozofu bu kadar benzer fikirlere ulaşabiliyor? Akıl ya da Sezgi. Hangisi bilgiye ulaşmada daha üstün bir araçtır? Elbette İbn Arabi ile Spinoza' nın bambaşka metodlar kullanarak çok benzer sonuçlara ulaşması bu tartışmayı kökünden çözecek güçte değil. Yalnız bu durumun enteresanlığına gölge düşürmüyor. Daha sonraki yazılarımızda bu konu üzerine bir paylaşımda bulunacağım inşallah.   

Referans: Cahide Demirci, İbn Arabi ve Spinoza'da Tanrı Anlayışı, Yüksek Lisans Tezi, Dicle Üniversitesi, 2006